SON DAKİKA

Bir Kültür Kayboluşu: Türk Yayı ve Okçuluk

Bu haber 26 Kasım 2017 - 22:56 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Bir Kültür Kayboluşu: Türk Yayı ve Okçuluk

Milletimiz ve onun aynadaki aksi mâhiyetinde olan devletimiz, kadîm bir mâzi ve kültüre sahiptir. Orta Asya Bozkırlarından çıkan, Kınık Aşîretine mensup Selçuk Bey’in aslanları Tuğrul ve Çağrı Beyler’in kurduğu Selçuklu Devleti ve ardından Kayı Aşîretine mensûp Osmanlı Devleti, İslâm’a yüzyıllarca hizmet etmiş; İslâm’ın sancaktarlığı ve muhafızlığını yapmıştır. Öyle ki; âlem-i İslâm’ın başına bela olan Haçlıları, Selçuklular Anadolu’da karşılamış, Osmanlılar ise Tuna’da karşılamış ve tâbiri câizse nefes aldırmamışlardır. Tarih bu misallerle lebâleb doludur. Niğbolu, Kosovalar, Mohaç, Varna bunlara misâl ve şâhiddir.

İslâm’a nice hizmetleri sebkat etmiş olan mübarek ecdâdımız; devlet kültürü, harb kültürü, millet ahlakı hususlarında bize hayli fazla mîras bırakmıştır. Lâkin Cumhurbaşkanlığı forsundaki on altı yıldızın temsîl ettiği üzere, mâzideki 16 Türk Devletinin olduğu realitesi mucibince devlet ve millet kültürümüz bin yıllar ötesine dayanmaktadır.

Bu çaplı haşmetli ve kadîm bir kültürü olan milletimizi, Tanzîmât’tan sonra sistemli bir şekilde; aslından, kültüründen, dîninden, dilinden, geçmişinden uzaklaştırma çalışması yapılmıştır. Bu çalışmalar Cumhuriyet devrinde kemâle ve amacına erişti. Buna birçok misâl vermek mümkündür. Ancak şu çarpıcı misâl bu sistemli yozlaştırmanın ne kadar derine nüfûza inme amacının ıspâtıdır. 1934 senesinde batılılaşmak (!) adına Türk Mûsıkisi memnû edildi. Ma’alesef yanlış okumadınız, bir zamanlar devlet eliyle vatandaşların müzik dinleme tipinin kararı verilmiş ve kadîm Türk Mûsıkisi, insanda hissî bir tahassüs uyandırıp tefekküre sevk ettiğinden olsa gerek yasaklanmıştır, yerine de (af buyurun) kelb hırlaması gibi batı müziği ikâme edilmiştir.

Bu kültür kıyımından Türk Okçuluğu da nasîbini aldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan, Ok Spor Kulübü ile tatbîk edilen Türk Okçuluğu, İsmet Paşa zamanında bırakılmış ve bir süre sonra tıpkı müzikte ve diğer inkılâblarda olduğu gibi yerine batı okçuluğu ikâme edilmiştir.

Eski Türklerden Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar geçen zamanda en tesirli harb silahımız olan, bu yapım ve kullanım taktik ve teknikleriyle fâik hususîyet ihtivâ eden Türk Yayı, unutulmaması, unutturulmaması gereken bir kültür hazînemizdi.

Atilla’nın Orta Asya’dan at sırtında gelip Avrupa’yı darmadağın edip, Roma’yı vergiye bağlamasında, Selçukluların Malazgirt Muharebesinde Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in kendilerinden tam 4 kat büyük büyük ordusunu perîşân etmesinde, Osmanlı korkusundan 1960 küsür senesine kadar Viyana’da Osmanlı Akıncıları geliyor mu diye gözetleme vazîfesi verilen bir me’mur istihdam edilmesinde, bu üstün harb silâhının te’siri vardır.

Selçuklular’ın Anadolu’ya gelmesiyle ilk defa at üzerinde bu denli iyi ok kullanan askerler gören Bizanslılar epey şaşırmışlardı. Bizanslı tarihçi Anna Komnena’nın şu ifadesi bu gerçeği ifâde eder: “Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanını ok atarak haklar. Kendisi kovalanıyorsa, okları sayesinde üstün gelir. Fırlattığı ok uçarak ata veya atlıya saplanır. Ok çok güçlü bir elle gerilmişse, gövdeyi delip geçer. Türkler gerçekten çok usta okçulardır.”

Târihteki usta Türk okçuları atlarını dörtnala sürüp, at ileri giderken geriye dönüp tam isâbet ok atmalarıyla meşhûrdur. Yine Selçuklu atlı okçularının aniden ric’at edip geriye doğru kendilerini kovalayan düşmana ok atıp müthiş derecede yıldırmaları ve sonra onları bir hilâle alıp imhâ etme taktiği de pek meşhûrdur.

Türk yayı, muadillerine nazarân üstündür. Hele ki batılıların yaylarından çok daha üstündür, zîra; yapımı, malzemesi, tasarımı itibâriyle bir ustalık dehâsıdır. Îmâlat, melzeme kalitesine göre seneler alabiliyordu. Pekâlâ, neydi bu Türk yaylarının sırrı? Evvela yapım tekniğinden bahsedelim. Türk yayları kompozit denilen bileşik maddelerden yapılıyordu. Doğu kavim yayları umûmen böyle idi. Türk yayının iskeleti akçaağaçtan yapılıyordu. Bu ağaçlar çok esnek ve mukâvim olmasıyla bilinir. Düz olan ağaç kütükleri ince şekilde kesilip, içe doğru kavis verilmek suretiyle c harfinin şekline büründürülüyordu ve bu şekilde bir süre bekletiliyordu. Yaylara hızı ve gücü veren husus, yalnız ağaçtan yapılmamış olmasıdır. Zira sadece ağaç bu kadar gücü kaldıramayacak ve, ya kırılacak yahud da çatlayacaktır. İşte ustalık hüneri ve yayımızı bir efsane kılan esbab buradadır, yayın iç kısmına manda boynuzu kesilip inceltilerek yapıştırılıyordu. Hatta kaynaklar bir yayda aynı mandanın boynuzlarının kullanılması gerektiğini yazar. Osmanlı’da bu iş için husûsî olarak cins manda yetiştiriliyordu. Yayın dışa bakan kısmına ise büyükbaş hayvanın ayak tendonu, önceden çıkarılmış, kurutulmuş ve kıyılmış bir hâle getirilip yapıştırılıyordu. Yapıştırma da alelâde bir şeyle değil Hazar Denizi ve Karadeniz’e dökülen nehirlerde bulunan Mersin Balığı’nın damaklarının kurutulup jel hâle getirilmesiyle elde edilen bir yapıştırıcı, at kılı marifetiyle sürülüyordu. Dedik ya usta hüneri diye. Başka bir hayvan değil at kılı, geyik boynuzu değil, manda boynuzu; başka ağaç değil akçaağaç, yani her madde seneler boyu tatbîk edilip tecrübe edilerek ustadan çırağa aktarılmış bir millî hazîne, adeta bir sır gibidir. Nihâyetinde bu malzemeler hep beraber bir süre bekletilir tek bir parça gibi olması sağlanır ve ince bir deriyle kaplanırdı. Ve kullanıma hazır olurdu.

Anlattığımız malzeme ve yapım usulüyle gâyet kuvvetli, te’sirli ve hızlı olan yaylar kurulmamış yani kiriş ile iki ucundan bağlanmamış şekliyle c harfi gibidir. Kurulurken iki ucundan tutulup geriye doğru bükülür ve kiriş ile iki ucundan tutturulur. Atış sırasında doğal hâlinin tersine bükülen yayı ileriye doğru ok atmak bir nevi çift kuvvet uygulamak demek oluyordu. Burada da bir mühendislik dehâsı ortaya çıkıyordu. İşte diğer yaylara göre fâik olmasının sırrı bunlardan mütevelliddir.

İşte Selçuklu ve Osmanlı ecdâdımızı bir rakiplerine karşı büyük üstünlük sağlayan harb silahı böyle idi. Kaynakların dediğine göre bu yaylardan çıkan oklar zırhları bile deliyordu. Alman ZDF televizyon kanalı, bu konu hakkında bir belgesel çekti. Osmanlı yayı ile bir deney yaptı ve okun zırhı kolayca deldiği ıspatlandı.

Osmanlı zamanında herhangi bir kemânkeş (usta okçu) yeniçerinin, asgarî 900 gez, 594 metre menzîle ok atması lâzımdı. İngilizler’in o vakitteki menzîl rekoru 200 metrelerde iken, bu zamanki teknolojiyle yapılan yaylardan atılan oklarla alınan mesafe ise anca 500 metreler mesâfesindedir. Yâni Osmanlı zamanı asgarî bir okçu menzîlinde bile değil. Bir de Tozkoparan İskender nâm bir Osmanlı Okçusu vardır ki 1281,5 gez, 845,79 metre menzîle ok atarak, hâlen dahî ulaşılamamış bir rekorun sâhibidir. Tabii bu iş sâde iyi yaya sâhip olmakla olan iş değildi, bu işin bir de maneviyat-kültür safhası vardı buna da biraz sonra değineceğiz.

El hak, barutlu silahların îcâdıyla, yay harb sahasında yerini tüfeğe bıraktı. Fakat Osmanlı askerlerinin bir kısmı bilhassâ atlı okçular, yay kullanmaya devâm ettiler. Çünkü barutlu silahları hantal buluyorlardı. Osmanlı okçularının dakikada 30 civârı ok attığı söylendiği nazar-ı dikkate alınırsa bunun sebebi anlaşılır. Harb sahasında tamamen kullanılmadığı zamanlarda bile Osmanlı’da bu kültür yaşatılmıştır, bir spor ve vakit geçirme uğraşı olarak görülmüştür. Nitekim Peygamberimiz (a.s.): “Melâike sizin eğlencenizde bulunmaz, atış ve at koşusu hâriç” buyurmuşlardır.

Osmanlı okçuları Cenâb-ı Sa’d bin Ebi Vakkâs Efendimizi pîr ittihâz ederlerdi. Rivâyete göre: Hz. Sa’d, Uhud Harbinde Peygamber Efendimiz’in yanında, müşriklere 3 yay kırmak sûretiyle 1000 tane ok atmıştır. Her oku Cenâb-ı Peygamber (a.s.) sunmuş ve “At yâ Sâ’d, anam babam sana fedâ olsun” demiştir. Peygamber aleyihis selâm’ın Hz. Sâ’d dan başkasına böyle bir söz etmediğini Hz. Ali (k.v) bildirmiştir. Osmanlı okçularının Sâ’d b. Ebi Vakkâs Hz.lerini Pîr ittihâz etmeleri bundan sebebtir. Yani yine Peygamber aşkı menşeilidir. Hz. Sâd’ın,  Osmanlı selâtininin ırsî hastalığı olan nikristen vefât etmesi de insanı tefekküre sevk eden bir kader-i ilâhî tevâfukdur.

Gelelim bu yayın Osmanlı zamanındaki mâneviyât-kültür mâzisine. Türk Yayı altın devrini Osmanlı zamanında yaşadı. Mâziden alınan kültür, geliştirilerek kâmil bir şekilde icrâ edildi, muhafaza edildi, aktarıldı ve netîcede Türk Yayı târihteki en kuvvetli şekliyle Osmanlı devrinde vâr oldu.

Osmanlı Sultanları Okçuluğa dâima önem vermişlerdir. Ekserisi iyi okçudur. Bu îtibârla memleketin çeşitli yerlerine okçuluk için atış sahâları kurmuşlardır. İlk olarak Sultan Orhan’ın Hüdâvendigâr’da (Bursa) yaptırdığı Atıcılar Meydanı’nı zikredebiliriz. Bu şekilde 30 kadar atış sahâsı tesbît edilmiştir. [1] Fakat bunlardan biri var ki bunların en meşhûrudur. Bu şüphesiz Fatih’in vakfiyyesi Okmeydanıdır.

Fâtih burayı Okçulara tahsîs etmiş ve buraya o kadar önem vermiş ki vakfiyesinde: buradan sert tırnaklı hayvan geçmeyecek, mümkünse kuş dahî uçurtulmayacaktır demiştir. Halk ve talebeler de buraya âdeta bir mescid gibi ta’zim göstermişler, abdestsiz girmemeye özen göstermişler, yaya da bir cihad aracı olmasından ta’zim göstermişler, kabzayı öpüp alna götürmüşlerdir.  Sultan Bâyezid-i Velî de buraya bir tekke yaptırmış ve başına da bir Şeyh atamış, bir eğitim müessesesi teşkil ettirmiştir. Şeyhü’l meydan – Okçular Şeyhi nâm bu zâtın riyâsetinde tekke usûlüyle Osmanlı usta okçuları, kemânkeşler burada ta’lim ve terbiye ediliyorlardı. Biraz bu kültürden bahsedeceğiz.

Adı üzerinde bir tekke olan Okmeydanı Okçular Tekkesi’nde tâliplere okçuluk eğitiminin yanında dînî eğitim de veriliyordu. Atışa başlarken atış sonunda atış esnasında okunan dualar vardır. Misâlen kaynaklarda geçen ok atarken okunacak dua: “Maşaallâhu kâne ve lâilâhe illallâh ve lâ kuvvete illâ billâh.” [2]

Okçular tekkesinde üstün mâneviyat ve sıkı çalışma ile yetiştirilen kemânkeşler o hâle geliyorlardı ki; havaya atılan akçeleri, metrelerce uzaklıktaki cevizi dahî vurabiliyorlardı. Ama tüm bunların yanında bir husus daha vardır. Tekkede bin gün kepaze yayı ile (gevşek antrenman yayı) talim edip kemânkeşliğe istihkak kazananlara Tekke Şeyhi kemânkeş sırrını söylerdi. Adı üstünde bu bir sır idi. Bu nesilden nesile aktarılmıştır. Bu sırrı sadece kemânkeşler bilirdi. Atış esnasında bu sırrın idrâki ile atış yapılırdı. Tabi bu yozlaşmış zamanımızda bu sır artık ifşâ oldu, sır olmaktan çıktı. Lâkin biz yine de burada bunu söylemeyip sizde biraz merâk uyandırma niyetindeyiz. Ayrıca Osmanlı okçuluk kültüründe, atıştan evvel Yâ Hak nidası bağırılırdı. Yani her atış aynı zamanda bir zikir idi. İlk atış esnasında gazâ niyetiyle denirdi. Böylece oku boşuna değil gazâya hazırlık mahiyeti ve niyetiyle atıp sevap beklenirdi. Nitekim Şeyh Gâlib’in: “Ne havâ vü ne kemân ve ne kemânkeş ancak, Erdirir tîri menziline niday-ı Ya Hak”  beyiti bu hâdiseyi anlatır.

Asya kavimlerinin okçuları, batılıların üç parmakla çekmelerine karşın yayı, başparmakla çekerler. Bu fizikî olarak biraz daha geriye germe imkânı sağlar. Kuvvetli yayların çekmekle başparmağı korumak için zihgir denilen bir yüzük takılır. Buna okçu yüzüğü de denir. Bazı pâdişâh portrelerinde bunu görmek mümkündür.

Osmanlı’nın, okçuluğa bu kadar hassâsiyet göstermesine, Cenâb-ı Peygamber’in (a.s.) okçuluğu birçok hadisinde övgüsü ve teşvîki sebeb gösterilebilir. Bunlardan birkaç misâl verelim[3] Müslim’in bir rivayetinde: “Sizden hiç kimse oklarıyla eğlenmekten geri durmasın.”  Başka bir hadislerinde: “Atıcılık öğrenin, zira iki hedef arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.”

demiş ve bir gün atış yapmakta olan bir gruba rastlayınca aynı sözü tekrar ederek, ayakkabılarını çıkarıp, atış sahası içerisinde yalınayak yürümüş. Osmanlı’nın Okçular Tekkesi’ne olan tâ’ziminin menbâı da böylece anlaşılmış olur.

Hazreti Cabir ( r.a.)den rivayet edilmiştir. Peygamberimiz (a.s.) sahabelere: “Sizler erkek çocuklarınızı ok atmaya alıştırıp, onlara ok atmayı öğretin” diye emir buyurdular. (Deylemî)

Daha birçok hadis vardır atıcılık mevzuunda. Ecdâdımızın bin yıl İslâm’ın yılmaz muhâfızı ve sancaktârı olmasında bu fâik husûsiyetlere hâiz, gelmiş geçmiş en iyi yayın millî harb silâhının büyük te’siri vardır.  Bu sebebten bu kültürün unutulmaması, yaşatılması gerektiğini savunuyoruz. Hâl-i hazırda ülkemizde Türkiye Okçuluk Federasyonu mevcuttur, ama ne yazık ki batı-olimpik okçuluğunu esâs almaktadır. Fakat hamdolsun ki son 5-10 yılda geleneksel spor dallarında güzel oluşumlar kuruluyor. Kulüp, dernek ve federasyon bazında faaliyetler var, bunları cân-ı gönülden tebrîk ediyoruz. Muvaffakiyetlerinin devâmını diliyoruz.

Biz kendi gayretlerimizle bu kadîm kültürü bir spor, bir uğraşı, bir stres atma mecrâı olarak görüyoruz; çevremizdekilere ve genç talebe arkadaşlarımıza elimizden geldiğince Geleneksel Türk Okçuluğu’nu yaymaya çalışıyoruz. Dediğimiz gibi, 2000’li yıllardan sonra ülkemizde bu mecrâda büyük bir uyanış söz konusu. Elhamdülillâh..

Sizlere unutulmuş, unutturulmuş kültürümüzden bir katre sunduk. Nice böyle unuttuğumuz kültür hazînemiz mevcuttur ve ihyâ edilmeyi bekliyor. Unutmayalım ki biz bir imparatorluk ve kendini Peygamber (a.s.) ‘ın devletinin devâmı olarak gören bir devletin vârisiyiz ve gerçekten çok güçlü bir milletiz. Bize bu oynanan oyunları görmek, bunları yapan dâhili ve hârici hâinleri bilmek, bu oyunları kendi başlarına yıkmak dileğiyle, Allah’a emanet olunuz. Ve minallâhi’ttevfîk.

İbrahim Solmaz (Umgef Spor Birim Başkanı)

Kaynakça:

[1] Ertuğrul Kocatürk, Ok’un tarihi

[2] Mustafa Kânî Bey, Telhîs-i Resâilât-u Rumât

[3] Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi

İbrahim Solmaz
İbrahim Solmaz[email protected]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Önceki yazıyı okuyun:
Ermeni Gazeteci Kendini İfşaladı !

Ermeni Gazeteci Kendini İfşaladı ! Hayko Bağdat ismiyle bilinen Ermeni gazeteci Twitter'dan troll hesabıyla yazacağı yazıyı yanlışlıkla kendi hesabından yazdı....

Kapat